Uğur Serdar Atmaca – Nokta

Güneşin yeni aydınlattığı taş döşeli yolda yürüyen adamın ardında binler, el pençe divan izinde giden sürüyle kafileler. Bir hat çizmiş ufka doğru, güneşin karşısında durmakta. Bir yanda boğazın hışırtısı, bir yanda ağaçlardan süzülüp gelen rüzgarın söylediği o halis musiki.

 Ne zaman çıksam bu teras katına, kendimi bir garip dünyanın ki bu gariplik hayret ve şaşkınlık nidası olan değil; öksüz, yetim, kimsesiz kalmış insanın garipliği gibidir. Hoş bunca kalabalık içinde bir bütün dünyanın garip kalmış olması da başlı başına ayrı bir gariplik.

Vakit öğlene varmadan merdivenlerden tırmanan bir nefes sesi işitildi. Bir kapı gıcırdadı ve nasıl iki dağ bir olsa kucaklaşıp yer oynarsa, öyle oynadı kalpler. İki koca yürekli adam bir oldu, selamlaştı ve kalplerde zuhur eden neşe gönülden gönle ulaşmakta gecikmedi.

Böyle güzel dostlara sahip olmak neşesi bile insanı hüznünden bir dem uzak eyler. Belki o bir dem bir tohum olup filizlenir de yemiş gibi bir ömre yeter.

Oturdular yan yana, bir süre bakıştılar, biraz susup biraz konuştular. İkisininde parmakları arasında bir küçük bilye, oyun oynamak isteyen çocuk misali çevirip durdular.

Hafif bir ışık süzülürken pencereden huzura bir sofra getirildi de aydınlandı çehreler. Bilyeler ceplere girdi elde kalem dilde dua gönülde hasret ile oturdular diz dize.

Cihana hükmeden bir padişahın önünde diz kırıp oturduğu kaç insan bilirsin. İşte öyle bir insan. Cihana hükmeden kaç padişah bilirsin üstadının önünde diz kırıp oturan. İşte öyle bir sultan.

Söz bitti, şimdi yazı vakti. Elinde bir hokka bir kirpi dikeni. İçinde Yeni Camii kandillerinden çıkan, bezir yağından süzülüp gelen nurani siyahlık. Birkaç damla zemzem suyu. Biraz gül biraz misk kokan bir mest oluşun ahengiyle karıştırdı durdu.

Elinde bir kamış kalem ve “hu” diyerek hokkaya batırdı üstadı. Rivayet odur ki, Zülkarneyn’ in hizmetçisi onda gördüğü acayip halleri kimseye anlatmaması hususunda tembihliydi. Dayanamadı ve çölde bir vaha kenarında derdini toprağa döktü. İşte bu topraktan kamış zuhur etti ve “Ah”ın sesi “Hu”nun harfi oldu.

Sonra minik bir nokta şeklinde kara örtülü Kâbe’yi kondurdu safranla boyanmış kâğıda. Veya Kâbe şeklinde bir minik nokta koydu kâğıda. Denir ki, nokta Kalem suresinin ilk harfi olan ve hokkaya benzeyen Nun harfinin içinden çıktı.

Besmele çekti ve kelamın en güzeli, isimlerin en güzeli olan Allah lafzını yazmak için bir elif çekmeye başladı. Kalem oynadıkça çıkan sesler sanki cennet kapılarının açılırken çıkardığı ses gibi tatlı geldi kulağına ki bin kez yazdığı harfi bin birinci kez daha büyük bir lezzetle yazıyordu.

Birinin elinde kalem Allah yazar, Muhammed yazar diğerinin elinde hokka ona hürmetle muhabbetle bakar. Seyreyleyen melek ne dua buyurdu bilinmez lakin bu hoş sada bıraktıkları kesindir bu gök kubbede.

Birisi yazdı Nusretiye Camiinde kuşak oldu, lakin bitiremedi şakirdi Şakir tamam eyledi, diğeri yazdı Eyüp Sultan (R.A.) sandukasında yazı, Ayasofya’da levha oldu.

Sordu bir gün üstadına:

“Mustafa Rakım hocam, bu cihana bir daha siz gibi büyük bir hattat gelir mi?”

Baktı üstadı bir hokkaya, birde kendisine hokka tutan Sultan Mahmud-u Sani hünkâra

“Sultanım, siz gibi hokka tutanlar oldukça daha nice Rakımlar gelir inşallah.”

Allah, noktayla, hokkayla, hocayla aramızı ayırmasın inşallah.

Vesselam.

Fotoğraf: Mücahit Küçük / Uluslararası Riyad Müzesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir