Okay Tiryakioğlu: ”Yaptığınız iş iyiyse mutlaka ortaya çıkar, iyi şeyler saklanamaz.”

Röportaj: Okay Tiryakioğlu: ”Yaptığınız iş iyiyse mutlaka ortaya çıkar, iyi şeyler saklanamaz.’

Yakup Ergen: Okay Tiryakioğlu

Karşımızda oturan, ömür sermayesinin büyük bir kısmını okumaya, yazmaya, bu şanlı milleti tüm dünya ya anlatmaya adamış adamın dudaklarından dökülen her kelimenin, kalbi ile bağlantılı olduğunu hissediyoruz dinlerken.

Sözün ruhunuza yerleşmesi için dünya kelamıyla tarifi zor bir çaba sarfediyor ve kolaylıkla idrak ettiriyor anlattığını 30 dan fazla romana imza atan, vatan, millet, ümmet sevdalısı usta bir roman yazarından bahsediyoruz. Henüz çocuk denecek yaşta başlamış kelamı kaleme alma sevdası. Uzun yıllar yaşadığı gizemli ülkeler vesile olmuş kalemi ustaca kullanmasına. Gotik edebiyata unutulmaz eserler hediye ederek başladığı yazarlık serüveni şimdilerde tarihi roman yazarlığı ile devam ediyor.
Başta Türkiye ve Arap ülkeleri olmak üzere bir çok milletin severek takip ettiği Okay Tiryakioğlu ile İstanbul’daki evinde bir araya geldik. Geçmişten günümüze, yazarlıktan sinemaya pek çok meseleyi konuştuk. Evinin ve gönlünün kapılarını samimiyetle bize açtığı için sababet.net ekibi olarak kendisine şükranlarımızı sunuyoruz.

Okay Tiryakioğlu’nun bir günü nasıl geçer?

Zamanımı yazdığım ve yazmadığım dönem olarak iki kısıma ayırabiliriz. Rutin olarak saat 4:00 gibi kalkarım çünkü o saatlerde kafam daha iyi oluyor. Çoğu yazar gece çalışır hiç uyumadan, mesela günü bitirir gece 00:00’dan sonra oturur. Sanırım o biraz daha ruhu güçlü olan insanlar için geçerli bir durum. Mesela ben çok bitkin hissederim kendimi. Akşam saatlerine (18:00 -19:00) tahammül edemiyorum. Annemle birlikte yaşıyorum, genelde hep yalnızımdır. Bu nedenle bu saatleri kaldıramıyorum. Bundan bir iki saat sonra çok bitkinleşiyorum, mutlaka biraz uyumam gerekiyor. İki üç saat kadar bile uyusam kafam cilalı bir şekilde kalkıyorum.

Yazdığım dönemde ise saat 4:00 gibi kalktığımda hemen yazının başına otururum. Benim standart çalışma sitilim şöyle; yazmaya başlamadan önce ve yazdıktan sonra yazdıklarımı mutlaka okurum. Gün bitiminde okuyorum fakat bir gün sonra okuduğum zaman, ufak tefek düzeltmeler yapmam gerektiğini fark ediyorum. Bir de bu yaptığım çalışma şekli yazının devamını hazırlıyor. Bu şekilde güne başlarım ve sonrasında ibadetler için biraz zaman ayırırım. Sabah namazından sonra biraz uyurum çünkü biraz uyumam gerekiyor. Kolay uyuyamam uyku sorunlarım var. Yani bir saat kadar ancak yatabiliyorum, sonra kalkarım. Yazdığım dönemde ise 11:00 civarı yani sabah kahvaltısı ve kahveden sonra tekrar yazmaya başlarım ve 14:30 – 15:00’e kadar devam eder.

Genelde iki öğün yemek yiyiyorum. Akşam 16:00 – 16:30 gibi yemek yerim. Sonra artık durmak istiyorum. Ama mesela metin çok kavramışsa duramıyorum bazen, gelip akşama kadar 22:00’a kadar devam ediyorum ama çok yıpratıcı oluyor. Mümkünse akşam 16:00’dan sonra çalışmayım diyorum okuyayım diyorum ama bu hep şöyle oluyor, romanın başlarında iken okumalarım devam ediyor ama romana başladıysam ortalarında isem kitap okumalarım duruyor maalesef. Yani artık tamamen yazdığım şeye odaklandığım için kendimi veremiyorum. Ne bir şey okuyabiliyorum ne bir şey yapabiliyorum. Bazen film izlerim mesela. Televizyonu yıllardır izlemiyorum. Sadece haberlere bakarım. Dizi yada TV’deki programları izlemiyorum zaten reklam giriyor araya katlanamıyorum onlara. Akşam bir film izlerim, kafam dağılsın diye. Ondan sonrada uykum erken gelir. Film başladı mı ilk 40 dk.’dan sonra uyuyorum. Ondan sonra tekrar yatarım ve erken kalkarım. Yani bu ritim hep böyle devam eder yazdığım dönemde. Yazmadığım dönemde yine erken kalkarım okumaya başlarım. Çünkü okumak içinde en iyi zaman dilimi yine o saatler oluyor benim için. Sabah namazdan sonra yatarım bir saat kadar uyurum sonra kalkıp okumaya başlarım. Birbirine benzer bir süreç ama yazı sürecinin orta kısımları roman ortasında çok dalgın olurum, tamamen kitaba odaklı olurum, başka bir şeye dikkat veremem standartım o yani.

Payitaht Abdülhamit dizisine bir tarihçi gözüyle nasıl bakıyorsunuz? Gerçeğe uygun mu? Kurgusal mı?

Hiç dizi izlemiyorum, Payitaht Abdülhamit’i de bende sağdan soldan duyuyorum. Ama TRT dizileri iyi, TRT dizileri izlenebilir. Her zaman öyle bir ayrıcalığı oldu TRT’nin. Benim çocukluğumda Cihan Ünal’ın oynadığı “Kuruluş” dizisi vardı. Halen görüyorum bazı internet sitelerinde var. TRT dizileri güzeldir benim zamanımda o çocukluk yıllarımda bile TRT iyi diziler yapardı, rahmetli Özal zamanında. “Tabi rahmetli Özal geldikten sonra biraz zincirler kırılmıştı.” O dönemde birde 4. Murat dizisi vardı yine Cihan Ünal oynamıştı. O dizide şuan internette var. Şimdi de zaten güzel diziler çekiyorlar fakat bazı tarihçiler pek beğenmiyor çok farklı olduğunu söylüyorlar. Kendim izlemediğim için açıkçası detaylarını da bilmiyorum ama dizilerde kurgu yapılır yani doğrudan motamot gerçeğe bağlı kalamazsınız diye düşünüyorum.

Diziler konusunda sizinle istişare eden sizinle çalışmak isteyen yapımcılar oldu mu?

Benim sinemacılar ile birkaç maceram oldu fakat TRT ile olmadı. İlk benim “Kuşatma 1453” isimli kitabım çıktığı sıralarda “Tatar Ramazan” yapımcıları var Melih Gülgen, kendisi vefat etti şuan oğlu Fırat Gülgen duruyor. Eski Gülgen film şimdiki ‘Calinos’ film. Bir gün kitapçıda görmüş, kitabımı almış. On sene öncesinden bahsediyorum, daha yeni piyasada tutunmaya başladığımız zamanlar. Melih Gülgen “Bunun filmini yapacağım ben.” dedi ve bir gün oturduk Gümüşsuyu’nda ki ofislerinde konuştuk.
-”Nasıl olacak, böyle bir savaş filminin bütçesi korkunç olur?” dedim. Melih Gülgen “Çok uluslu bir kadro toplayacağız ve finansını böyle ayarlayacağız, elli milyon dolar kadar da bütçesi olacak.” dedi.
-”Kim yönetecek? Nasıl olacak? Ben senaryodan anlamam.” dedim. Sonra dedi ki ;
-” Senaryo bir bilim dalıdır, sanat dalı değildir.” dedi.
-”Türkiye’deki senaryolar çala kalem yazılmış senaryolar, Amerika’dan getireceğiz senaryoyu, yönetmenini de ayarladık Ridley Scott olacak, siz bu romanı öyküleştirin.” dedi…

Sonra yayıneviyle görüşmeye başladılar altı ay boyunca. Yazarına biz telif öderiz, yayınevine de gişeden yüzde yedi prim veririz şeklinde bir plan yapıldı. Yayınevi ile gişede anlaşamadılar. Daha sonra Fatih Aksoy araya girmiş ve projeyi o almış.

2012’de Fatih Aksoy beni aradı. Onun ofisine gittik proje ile ilgili deteyları konuştuk. Yirmisekiz tane yazardan dizi öyküsü almış. En son İskender Pala; “Okay Tiryakioğlu diye genç bir arkadaş var onu bi arasana” demiş. Yayınevi aracılığıyla bana ulaştılar. On sayfalık bir dizi öyküsü yazdım ve öyküyü beğendi. Projesi de şuydu: ”İlk iki bölümünü film olarak yayınlayacağım sonra araya senin öykünü gireceğim.” dedi.

Fatih Aksoy’un o dönem Türkiye’de en çok gişe yapan filmi “Fetih 1453” gibi bir film olacaktı. Prensipte çok güzel konuşup anlaştık. Fakat son görüşmemizde fikri değişmişti. Benim öykümdeki siyasi casusluk olayları ve savaş sahnelerinin çok maliyetli olacağı düşüncesiyle vazgeçtik. Ben zaten olmayacağına dair rüyasını görmüştüm. Sonra başkasıyla anlaştılar dizi de zaten 5 bölüm sonra bitmiş.

Genel itibariyle yönetmenlerle birkaç görüşmelerimiz oldu ama frekanslarımız tutmadı.TRT ile de bir görüşmem olmadı.

Abdülhamit Han’a kitabınızda ‘Son Hükümdar’ diye hitap ediyorsunuz bunun sebebini açıklarmısınız?

Son hükümdar sözü bir tabir olarak son hakim, devletin son hakimi olan padişah anlamında. Yani dağılmış bir ülkenin dağılmaya başlamış, kopmaya başlamış yıkılmakta olan bir devletin 33 sene omuzlarında tuttuğu son hükümdar. Sözünü dinletebilmiş kişi anlamında. Onun için bu hitap şekilini tercih ettim. Son imparator da olabilirdi. Ama son imparator IV. Murad han’a daha layık, çünkü o son mutlak hükümdardır yani tam fatih anlamında. Tam imparatordu, son imparatordu.

Sizin için Peyami Safa’nın halefi olduğunuz söyleniyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben o dönem korku-gerilim romanları yazıyordum. Benim ilk kitabım “Karanlığın Çağrısı” çıktığında, oda ilk defa Türkiye de gotik edebiyatın örneği olarak konuşuluyordu. Oradaki duygusal psikolojik ağırlığı ona benzettiler. Aslında ilk romana özel söylediler Peyami Safa’nın halefi olduğumu.

Gotik edebiyattan neden tarih romanı yazarlığına geçiş yaptınız?

Ben zaten tarihe çok meraklıydım. Plevne harbiyle ilgili bir şeyler okumak istemiştim. Çünkü muazzam bir olay ama hakkında doğru dürüst bir kaynak yok. Ne hakkında yazılmış doğru düzgün bir roman, ne de bir akademik çalışma var. Bir gün Beyazıt kütüphanesine gittim kütüphane görevlisiyle birlikte epeyce bir araştırma yaptık yedi, sekiz tane kitap çıktı. 50’li -60’lı yıllardan dağılmış parçalanmış kalma kitaplar. Yazarlar eski emekli askerler. Bir iki tanesi uzun öykü tarzında roman yazmaya çalışmış. Yani Plevne harbiyle ilgili ancak ansiklopedilerde 4-5 satır bir bilgi var. Ve şunu biliyorum Rusya’da sadece 1979 yılına kadar Plevne harbiyle ilgili 400 cilt kitap yazılmış. Bizim destanımız! 400 cilt sadece Rusya’da! Bu savaşta Romen orduları da vardı, Bulgar askerleri de vardı, oralarda yazılanları geçtim. Sadece Rusya’da ki sadece kağıt üzerinde kaybettik. İkinci Alexander geldi kılıcını iade etti Gazi Osman Paşa’ya. Bu ne rezalet dedim kendi kendime. Açıkçası kendime vazife çıkardım haddim de olmayarak.

Mutfağınızda neler var, bilgi alabilir miyiz?

Yakın zamanda Ulak serisinin 5.cisi çıktı. Ve şu anda da Şeyh Şamil kitabım yeni yayına girdi. Daha başka çalışmalar ve projeler de var kafamda, bakalım zaman ne gösterecek.

Peki hocam gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Yazar olacak gençlere tavsiyemiz okumaları ve bol bol deneme yapmaları, yarışmalara katılmaları. Şimdiki gençlerin çok avantajları var. Gençler yazdıklarını yayınevlerinin editöryallarına internet üzerinden gönderebiliyorlar, evden çıkmalarına bile gerek kalmıyor. Biz yarışmalar için hazırlanırken yarışma komitesi için sekiz nüsha bastırırdık ayrıca Cd’ye de kopyasını alırdık. Bizim dönemimizde, yayın evlerine bir referansla gitmezsen kimse yüzüne bakmazdı. Şartlar çok zordu. Bende zaten yarışma kazanarak başladım giremiyorduk yoksa. Ama her zaman için en güvenli şey yarışma kazanmaktır. Şimdilerde wattpad diye bir şey çıktı, orada çok tıklama alırsan kitabın basılıyor.İnternet aracılığı ile her şey kolaylaştı ama wattpad gibi uygulamalar yazarı kalıcı yapmaz.

Kolaylık beraberinde neyi getiriyor?

Kolaylık aynı zamanda çok çabuk tüketilmeyi beraberinde getiriyor. Yani çok mücadele vermeden yazar olmak isteyenler kalıcı olamazlar.

Ben yazarlık mücadelesi verdiğim dönemde bir şey okumuştum diyordu ki: “Moralinizi bozmayın yaptığınız şey iyiyse iyi şey saklanamaz mutlaka ortaya çıkar.” diyordu. Ben o sözü hiç unutmadım ve hep kendime motto edindim. Genel itibari ile gençlere tavsiyem ehli sünnetten ayrılmamaları, okuyan insanlar olmalarını tavsiye ediyorum. Her ne kadar bilgisayar oyunları çocukları çok meşgul etse de ben okurlarımdan takip ediyorum gerçekten çok iyi okuyan çocuklarda var. Allah sayılarını arttırsın inşallah, ehli sünnet inancından bir milim bile ayrılmasınlar çünkü zaman iyice zorlaştı.

Okay Tiryakioğlu: ”Yaptığınız iş iyiyse mutlaka ortaya çıkar, iyi şeyler saklanamaz.”” için 3 yorum

  • 2 Mart 2019 tarihinde, saat 16:01
    Permalink

    Okay Tiryakioğlu nu Mersinde yaşayan birisi olarak severek ve beğenerek takip ediyorum.Bence yapmış oldugunuz Röportaj oldukça samimi olmuş sanki iki samimi arkadaşın konuşması gibi.Elinize sağlık.

    Yanıtla
  • 3 Mart 2019 tarihinde, saat 09:17
    Permalink

    Güzel bir röportaj olmuş.Tavsiyeler de gençlerin önünü açıçı..

    Yanıtla
  • 3 Mart 2019 tarihinde, saat 19:46
    Permalink

    Okay bey çok samimi ve içten cevaplamış soruları. Güzel bir röportaj olmuş.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir