Mümin Munis: Tükeniş Güzellemesi ve Noel Ağacı

   

İnsan gönlü sırrı müphemdir. İnsanla oynamaya gelmez.”
Ahmed Âmiş Efendi k.s
.

En sevdiğiniz insan için, keşke hiç tanımasaydım dediniz mi hiç? Ben dedim. Dememek için yüz bin tane bahane deneyip yüz bin kere yanıldıktan sonra dedim.

İnsan iskambil kâğıdı kulesi yıkılır gibi, öyle bir anda kabullenemiyor bazı şeyleri. Usul usul kana karışan bir şey pişmanlık. Şüphe de öyle… Verdiğin hiçbir şey yetmeyip de sürekli sevmediğine dair itham ediliyorsan eğer, en emin şekilde sevsen bile bir gün geliyor ikna oluyorsun sevmediğine. Kendi gözünde ucuzlaşıyorsun, yetersizleşiyorsun. Kendini kınıyorsun yok yere. Eminliğini sevdiğinin iddiasına feda ediyorsun bi nevi. Öyle veya böyle, neticede sevmediğine ilk kez ikna oluyorsun. Sonra her “sevmiyorsun” deyişinde devam ediyor. İkinci kez, sonra üç, dört, beş… Tabi ki her kalbin tahammül ve gayret derecesi farklıdır ama kalp sevmediğine (veya yetersizliğine) tam olarak ikna olduğunda bir daha seviyorum diyemeyecek kadar yorulmuş oluyor; geçmiş olsun.

Sevmediğine ikna olmak, sevildiğine dair şüpheyi başlatıyor. Bir hiç oluyorsun, hiçliğin sevilebilen bir şey olmadığının farkındasın üstelik. Varlığınla yokluğun aynılaşıyor. Sevilmediğine dair şüphe her anlatamamakta biraz daha gerçekleniyor.

Anlatamamak, hayır hayır anlaşılmamak veya ısrarla yanlış anlaşılmak tarif edilebilir bir şey değil. İşte bu sevmiyorsun, sevilmiyorsun olaylarından ötürü yeterince yorulduğun zaman kendine de anlatamıyorsun, açıklayamıyorsun olanları. “Keşke” kalıyor elinde. “Keşke hiç tanımasaydım…”

Bütün bunlar olurken, çok sevdiğin halde sevemediğini iddia eden ve artık gerçekten “sevmediğin” insan “Beni hiçbir zaman anlamadın!” sözünü söyleme hakkını görünce kendinde, anlatamadığın veya anlaşılamadığın kadar anlamadığının da farkına varıyorsun. Onun için yetersiz bir insan olduğundan zerre kadar şüphen kalmıyor. Artık kaybetmekten korkmuyorsun çünkü hiç kazanamadığın ve kazanamayacağın birini kaybedemeyeceğinin farkındasın. Susuyorsun, anlatmıyorsun. Öyle “Bir kere daha anlatayım, belki anlar” falan hiç gelmiyor aklına. Susmak müthiş bir yerde başlıyor. Bir yere kadar uğraşıyorsun var gücünle, bir yer geliyor dönüp kendine diyorsun ki; “Boşuna konuşma nasılsa anlatamayacaksın, nasılsa yanlış anlaşılacaksın, nasılsa kötü sen olacaksın!” Zaten her konuda, her zaman sonuna kadar haklı olan karşı taraf olduğu için (ya da öyle zannettiği için diyelim) sadece hayatının enkaza dönen birkaç yılını alıp sonraki yıllarını kurtarmak için bir daha karşılaşmamak dilekleriyle hırpalanmış, kırgın halde uzaklaşmak istiyorsun.

En sevdiğim insan için “Keşke hiç tanımasaydım…” dediğim günün akşamı damarlarıma usul usul enjekte edilmiş bir pişmanlığın zehriyle ellerim cebimde birkaç saat boyunca yürüdüm şehrin sokaklarını. Çarşıdaki renkli ışıklarla süslenmiş vitrinlerin önünden evlerin birbirine omuz verdiği dar, taş sokaklara doğru… Aklıma tuz parça kırılmış bir ayna, yanıp kül olmuş bir kâğıt geliyordu. Çocukken belediye tarafından zehirlenmiş bir sokak köpeğinin can çekiştiğini izlemiştim, hala aklımdadır. Ama hayır, insan öleceğini sandığı yerde ölmüyor. Yürümeye devam ediyorsun. Hele kar yağan bir yılbaşı gecesine rast gelmişse daha bir kırgın yürüyorsun. Az ilerideki belediye parkında sahte bir noel ağacı. Bir cümle titriyor ıslak yapraklarında:

“Anla ki, bir yabancıdan başkası değildin sen.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir