Hüzün Bulutları

Esti bir katil rüzgar ve sinelerde olan aşkı aldı götürdü. Yerine biraz toz biraz kül biraz yanmış hayatların acı hatıralarını bıraktı, kinden, nefretten, öfkeden ve şiddetten mamül. Güneşin değdiği yeri değil her yeri aydınlatması gibiydi oysa sinelerimiz. Bunun için var edilmiş bir dünyamız vardı. Buydu belkide olmamız oldurmamız gereken en birinci, en olmazsa olmaz hakikat. Sonra hakikatlerin yerini öze aykırı yaşamlar aldı biz daha ne olduğunu bile anlamadan.

Bir katil rüzgar esti sinelerimize, hakikat, gerçek ve bilinmeze değil bilinene olan bağımlılığımızı artırdı. Ve biz, hayal ile mutlu bir azınlık olarak kaldık hayal kurmayı bırakan yığınlar içinde.

‘Oysa ne güzel hayallerimiz vardı’ diye başlayan ve ‘bunlar birer hayal ama güzel bir hayal’ diye biten cümlelerimiz vardı.

Sağında ve solunda duran iki yazana selam vermeyi unuttuk önce selam verdiğimiz beş vakitte. Sonra mahallenin tapu senedi gibi duran köşedeki bakkala. Koca koca ağaçlara bakıp dikene hürmet etmeyi unuttuk. Sulayana maaş bağladık önce, sonra onun da varlığını unuttuk.
Bir çocuk heyecanı vardı şu köşede dikili duran ağacın fidanında. Babasıyla beraber getirmişler, bir çukur kazmışlar, toprağa yerleştirmişlerdi. Babası kürekle atarken toprağı, oğlu elleriyle doldurmuştu.
Şimdi ağaç büyüdü, çocuk büyüdü. Ağaç çok kışlar gördü yazlar gördü. Nice aşıklar isimlerini kazıdılar bu ağaçların gövdesine ve yine o aşıklar bıraktılar en güzel sevgilileri bu ağaçların gölgesinde.

O çocuk büyüdü ve gezdi dünyayı bir çarkın dişlisinde, durmaya imkân bulamadan döner gibi. Mutlulukta oldu hayatında hüzünde, gamdan da aldı nasibini heyecandan da.
Bir şiir yazdı bir türkü söyledi belki bir gece yarısı ansızın acı haberini aldığı babasına. Bir sabah uyandı, o da yoktu artık hayatında. Aradan bir zaman daha geçti, acısı da artık yakmıyordu eskisi gibi canını.
Gezdi dünyayı avuçlarında bir bilye gezdirir gibi. Yeri geldi o kaçtı, dünya onu kovaladı. Çok bataklık gördü ayakları, çok gezdi çamurlu yollarda.
Lakin dönüp dolaşıp hep aynı çınar ağacının altında buldu kendini. Sığınağında. Bir söz duymuştu vakti zamanında babasından, duyduğu diğer nasihatler gibi. Ama bu söz diğerlerinden daha parlak bir anıyı saklardı hafızasında. “Bir ayağın pergelin iğneli ayağı gibi sağlam bassın yere”. Bu sözün manasını o yaşlarda, bu ağacın dikildiği yaşlarda anlamak zordu elbet. Gerekte yoktu zaten anlamaya. Ne vakit uçtu kendi kanatlarıyla o zaman anladı geri döndüğünde bir kış gecesi bu ağacın altına.
Şimdi burada, Üsküdar meydanında, Hakimiyeti Milliye Caddesinde, bir çay deminden bu ağacı seyrederken şu geldi hatırıma. Babası sadece bir ağaç dikmemiş toprağa, onun bir ayağınıda pergel gibi sabitlemiş bu vatan toprağına.

Ne zaman bu ağacı görsem, uzun uzun seyrederim. Tavsiye ederim. Bir gün oturup seyredin. Tek seyredenin siz olduğunu anlamanın farkındalığıyla. Ve hatırlayın sizin için de ne dikilmiş bu toprağa.
Dikili bir ağacınız yoksa alın sizin olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir